SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM

19/9/2008 - SANAT ve HAYAT DERGİSİ, EYLÜL, 30. SAYI

Kategori: duyuru

 


 

Kalaşnikof ve Zeytin Dalı

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Sanat ve Hayat’ın Eylül sayısı çıktı. Dergi yine dopdolu dosyalarıyla çıkıyor okuyucularının karşısına.

Derginin Tartışma Kültürü dosyası, işgale ve zulme karşı onurun ve ulusal direnişin simgesi olan, şiir ve edebiyata kattığı yeni ve özgün soluklarla da ezilen insanlık ailesinin saygın bir evladı olan büyük ozan Mahmud Derviş’i konu alıyor. Özge Kelekçi’nin özenli çevirileriyle yayımlanan Serene Huleileh, “Modern Arap Şiirinin Peygamberi”,  Sinan Antoon, “Tarihin Buldozerleri ve Şiirin Haykırışı”, Adam Shatz’ın “Bir Şairin İmgesi Olarak Filistin” başlıklı yazılar ile Türkiye’den Deniz Faruk Zeren ile Sami Özbil’in yazıları direnişin estetik manifestosu olarak Derviş’in Filistin’e özdeş olduğunu gösteriyor. Belge olarak yayımlanan “Kalaşnikof ve Zeytin Dalı” başlıklı yazı ise, Mahmud Derviş tarafından kaleme alınan ve Yaser Arafat’ın 1974’de BM’de yaptığı ünlü konuşmanın orijinal metni.

            Derginin Çağrışımlar dosyasında sporun endüstriyel ilişkiler içinde nasıl da lümpen ve militer bir şova dönüştüğünün misyon temsilcisi olan Fatih Terim ile “kahraman” ve “Türk” olmayan, kendini “bir futbol işçisi” olarak tanımlayan Mircea Lucescu karşılaştırması Osman Nuri Ocaklı’nın anlatımıyla iki farklı kültürü ve sistemi ortaya koyarak yeşil sahalara ve tribünlere başka bir görüş açısından bakmamızı sağlıyor. Aynı dosya kapsamında Bayram Kaya, Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un konuşması vesilesiyle gündeme gelen Habermas’ı ideolojik ve felsefi açıdan inceliyor. Doğan Durgun ise soğuk savaş döneminin en sansasyonel kişiliği Soljenitsin’i ele alıyor. Resimli Ay bölümünde yeni öykü ve şiirlerin yanı sıra yayımlanan Hatice Eroğlu Akdoğan’ın kaleme aldığı “Marks’a Küfür Romanı” başlıklı kitap eleştirisini de okuyucuların ilgisine sunuluyor.

Grafitti dosyasında ise aylardır politik gündemin başköşesinde yer alan Ergenekon ve kontrgerilla gerçekliği yer alıyor. Ergenekon soruşturması etrafındaki olay ve olguları, estetik araç ve biçimlerle gündemleştiren BEKSAV’lı sanatçıların iki gün süren ve fotoğraftan tiyatroya, sinemadan illüstrasyona, danstan enstalâsyona çeşitli disiplinler aracılığıyla yansıtılan faşist kontrgerilla ve antifaşist mücadele pratikleri, Nurseli Gün’ün kaleminden aktarılıyor. Gün, sergi boyunca edindiği izlenimleri paylaşıyor okuyucularla. Yine Grafitti bölümünde Aykan Erden imzalı “Kontrgerillanın Sanat ve Edebiyata Yansımaları” başlıklı yazı da aynı temayı tamamlıyor. Grafitti bölümünün son yazısı Kutsiye Bozoklar’ın Tansu Çiller’e benzemek için yüzüne cerrahi müdahale yaptıran ve mesleğini “manken”lik olarak tanımlayan genç bir kadın üzerinden kapitalizmin ve reklamın yüzlerini irdeleyen yazısı.

Sanat ve Hayat Dergisi’nin yeni sayısı bayii ve kitapçılarda…

 

 

İletişim:
info@beksav.org

0216 346 85 70

30kapak.jpg
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/8/2008 - ORMANLAR HEPIMIZIN

Kategori: duyuru

arkadaslar yuregimizi yakan,cigerlerimizi daglayan orman yanginlari icimizi karartmistir.besiktas taraftar birligi olan forza besiktas grubu ormanlarin tekrar eski haline gelmesi icin bir kampanya baslatmistir.ben bir fenerbahce taraftari olarak destekliyorum gelecegimiz icin yesil bir cevre ve bir dunya icin bir fidan da sizlerden bekliyorum.

www.forzabesiktas.com

MANAVGAT KAYMAKAMLIĞI'NIN KAMPANYAMIZ için bize VERDİĞİ hesap numarası


HESAP NUMARASI:

ZİRAAT BANKASI
MANAVGAT ŞUBESİ


Hesap Sahibi: MANAVGAT KAYMAKAMLIĞI
Hesap Numarası: 38472835-5002


AÇIKLAMA KISMINA: BESIKTAS ORMANI YAZMAYI UNUTMAYIN

DAHA AYRINTILI ACIKLAMA ICIN :
http://forum.forzabesiktas.com/viewtopic.php?f=1&t=2129


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/7/2008 - Kitap/Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck

Kategori: kitap


Fareler ve İnsanlar



Yazarı : John Steinbeck
Yayınevi : Remzi Kitabevi
Çevirmen : Ayşegül Çetin Tekçe
Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / Ocak 2003
Sayfa Sayısı : 120 sayfa

KİTAP HAKKINDA
George ve iriyarı saf arkadaşı Lennie, yersiz yurtsuz kişilerdir. Dünyada tek sahip oldukları şey, aralarındaki dostluk ve günün birinde yerleşip huzur içinde yaşayabilecekleri, kendilerine ait bir araziye sahip olma hayalidir...Kaliforniya, Salinas Vadisi'ndeki bir çiftlikte iş bulan iki arkadaş, bu arazi için gereken parayı biriktirmeyi düşlemektedir. Ama bir çocuğun zekasına, aynı zamanda da korkunç bir güce sahip olan Lennie'nin başı sürekli derde girmektedir. Ve bu kez yine belaya bulaştığında, George'un çabaları arkadaşını kurtarmaya yetmeyecektir...
Yalnız ve terk edilmiş insanların hikayesini etkileyici bir şekilde dile getiren Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck'in en çok tanınan ve okunan yapıtlarından biridir.

YAZAR HAKKINDA
JOHN STEINBECK, 1902’de Kaliforniya’nın Salinas kasabasında doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca yaz tatillerini civar çiftliklerde çalışarak geçirdi. Henüz on dört yaşındayken yazar olmayı aklına koyan Steinbeck, eserlerinin çoğuna mekân olarak seçtiği Salinas Vadisi’ndeki bu çiftliklerde kırsal kesimdeki zorlu hayat şartlarına ilişkin ilk izlenimlerini edindi. 1919 yılında Stanford Üniversitesi’ne girdiyse de, altı yıl süren üniversite öğrenimi boyunca sadece yazarlık kariyerinde kendisine yararlı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Yine aynı dönemde hem okul masraflarını karşılamak, hem de hayat deneyimlerini geliştirmek amacıyla tezgâhtarlık, ırgatlık, duvarcılık, marangozluk, laborantlık gibi pek çok işte çalıştı. 1925 yılında okulu bıraktı, yazar olarak kendini kabul ettirmek umuduyla New York’a gitti. Ne var ki pek kısa süren bir gazetecilik deneyimi dışında, yazılarını yayınlatmayı başaramadı ve 1926’da Kaliforniya’ya döndü. Bunu izleyen iki yıl boyunca Lake Tahoe’da bir sayfiye evinin bekçiliğini yaptı. Yılın sekiz ayı karlar altında kalan bu ıssız yerde ilk eserlerini kaleme aldı. 1929’da basılan ilk romanı Altın Kupa edebiyat çevrelerinde fazla ilgi görmedi. Bunu izleyen Cennet Çayırları ve Bilinmeyen Bir Tanrıya adlı eserleri de eleştirmenlerin ilgisini çekmeyi başaramadı. Nihayet 1935 yılında yayınlanan Yukarı Mahalle, Steinbeck’in yazarlık kariyerinde bir dönüm noktası oldu. Böylelikle hem edebiyat eleştirmenlerince gelecek vaat eden büyük bir yetenek olarak kabul edilmiş, hem de yaşamı boyunca çektiği maddi sıkıntıları sona ermiş oluyordu. Yukarı Mahalle’yi, Kaliforniya’da yaşam mücadelesi veren işçi sınıfını konu alan, her biri birer şaheser olarak kabul gören Bitmeyen Kavga, Fareler ve ınsanlar ve 1940’ta Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri izledi. Diğer belli başlı eserleri arasında Ay Battı, Sardalye Sokağı, ınci, Cennetin Doğusu, Tatlı Perşembe, Pippin IV’ün Kısa Süren Saltanatı, Mutsuzluğumuzun Kışı sayılabilir. 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Steinbeck, 1968 yılında öldü.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/7/2008 - Manyetik alanlar

Kategori: oyku



yonge_street_1520.jpg

André Breton – Philippe Soupault      

   SIRSIZ AYNA

 Su damlası mahkumları, sadece ölümsüz yaratıklarız bizler. Ses çıkarmadan kentlerde koşuyoruz ve büyülü duvar ilanları artık dokunmuyor bize. Bu kırılgan heyecanlar, bu kavrulmuş sevinç sıçramaları neye yarar? Sönmüş yıldızlardan başka hiçbir şey tanımıyoruz. Yüzlere bakıyoruz ve zevkten iç çekiyoruz. Ağzımız, kayıp kumsallardan daha kuru. Amaçsızca, umutsuzca dönüyor gözlerimiz. Artık yalnız bu kahveler var ve oralarda serin meyve sularını, birbirine karıştırılmış içkileri içmek için toplanıyoruz. Bir önceki günden kalma gölgelerimizin düştüğü kaldırımlardan daha yapış yapış masalar.
 Arada bir rüzgar bizi büyük soğuk elleriyle sarıyor ve güneşin karaltılarını düşürdüğü ağaçlara bağlıyor. Hepimiz gülüyor, şarkılar söylüyoruz. Fakat artık hiç kimse yüreğinin çarptığının hissetmiyor. Coşku bizi terk ediyor.
 Büyülü garlar artık asla bizi almıyor koynuna: Uzun koridorlar ürkütüyor bizi. Bu yavan dakikaları yaşamak için, yırtık pırtık asırları hasır altı etmek gerekir o zaman. Bir zamanlar yıl sonu güneşlerini, çocukluğumuzun taşkın nehirleri gibi bakışlarımızın içinden aktığı dar ovaları seviyorduk. Yeniden tuhaf hayvanlarla, tanıdık bitkilerle donatılmış bu ormanda artık yalnızca yansımalar var.
 Artık sevmek istemediğimiz kentler boşaldı. Çevrenize bir bakın: Artık sadece gökyüzü ve elbette nefret etmek isteyeceğiniz geniş topraklar var. Düşlerimizi dolduran bu yumuşak yıldızlara parmağımızla dokunuyoruz. Orada inanılmaz vadiler bulunduğu söylendi bize: Bir müzeden daha sıkıcı olan bu Far West’ te sonsuza dek yitmiş at gezintileri.
 Büyük kuşlar havalandıkları zaman ötmeden çekip gidiyorlar ve çizgili gökyüzü artık onların çağrılarının yankısını vermiyor. Göllerin üzerinden geçiyorlar, verimli bataklıkların üzerinden; Ölgün bulutları ayırıyor kanatları. Artık oturmaya bile iznimiz yok: Çabucak kahkahalar yükseliyor ve bütün günahlarımızı yüksek sesle haykırmamız gerekiyor. Rengini bilmediğimiz bir gün anıtlardan daha sağlam ve sakin duvarlar keşfettik. Oradaydık ve büyümüş gözlerimizden sevinç gözyaşları süzülüyordu. Şöyle diyorduk: “Birinci boy gezegen ve yıldızların bizimle karşılaştırılması olanaksız. Peki bu havadan daha korkunç olan güç nedir? Güzel ağustos geceleri, şahane deniz akşamları, biz sizinle dalga geçiyoruz. Çamaşır suyu ve ellerimizin çizgileri dünyayı yönetecekler. Tasarılarımızın zihinsel kimyası, siz fabrikaların kısık seslerinden ve bu can çekişme çığlıklarından daha güçlüsünüz! “Evet ötekilerden daha güzel olan o akşam ağlayabildik. Yoldan geçen kadınlar bize el uzatıyorlar, bir buket gibi gülümsemelerini sunuyorlardı. Geçen günlerin alçaklığı kalbimizi sıkıştıracak ve başka gecelere erişen su fıskiyelerini artık görmemek için başımızı başka yöne çevirdik.
 Bize ilişmeyen artık sadece iyilik bilmez ölüm vardı.
 Her şey yerinde ve hiç kimse artık konuşamaz: Her duyu felce uğruyordu ve körler bizden daha saygındılar.
 Bizi ucuz düş imalathanelerini ve kara dramlarla doldurulmuş mağazaları gezdirdiler. Rolleri eski dostların paylaştığı eski bir sinemaydı bu. Onları gözden yitiriyorduk ve hep aynı yerde yeniden bulmaya gidiyorduk. Onlar bize çürümüş şekerlemeler veriyordu ve onlara tasarlanmış mutlulukları anlatıyorduk. Gözlerini bize dikip konuşuyorlardı: Bu iğrenç sözleri ve onların yumuşak ezgilerini gerçekten hatırlayabilir miyiz?
 Sadece ölgün bir şarkı olan yüreğimizi verdik onlara.

 Bu akşam, umutsuzluğumuzdan taşan bu ırmağın önünde iki kişiyiz. Artık düşünemiyoruz bile. Sözler çarpık ağızlarımızdan kaçıyor ve gülümsediğimizde yoldan geçenler, ürkerek geri dönüyorlar ve çabucak gidiyorlar evlerine.
 Kendimize nasıl meydan okuruz bilmiyoruz.
 Barların ışıklarını düşünüyoruz, günü yitirdiğimiz yıkıntı evlerde verilen tuhaf balolarda. Ama sabahın beşinde damlarda yavaşça akan bu ışıktan daha hüzün verici değil hiçbir şey. Sokaklar sessizce birbirinden ayrılıyor ve bulvarlar canlanıyor: Geç kalmış bir gezgin yanı başımızda gülümsüyor. Baş dönmeleriyle dolu gözlerimizi görmedi ve geçiyor yavaşça. Uyuşukluğumuzu süt arabalarının görüntüleri gideriyor ve bir tanrı sesini bulmak için göğe tırmanıyor kuşlar. Bugün yine (ama bu mahdut yaşam ne zaman bitecek) dostlarla buluşacağız ve aynı şarapları içeceğiz. Bizi yine kahve teraslarında görecekler.
 Bu yerinde duramayan sevinci bize vermeyi bilen kişi uzakta. Tozlu günleri akıp gitmeye bırakıyor ve artık söylediklerimizi dinlemiyor. “Acaba sevgi dolu seslerimizi ve harika tutumlarımızı unuttunuz mu? Özgür ülkelerin hayvanları ve terk edilmiş denizler artık size acı vermiyor mu? Görüyorum hala o kavgaları, bizi boğazlayan o kırmızı hareketleri. Sevgili dostum neden artık su geçirmez hatıralarınızdan bahsetmek istemiyorsunuz?” Daha dün ciğerlerimize doldurduğumuz hava solunmaz oluyor. Artık sadece kendi ölüne bakmak var ya gözlerini kapatmak: Eğer başımızı çevirirsek baş dönmesi bize kadar yayılır.
 Yarıda kalmış güzergahlar ve tamamlanmış bütün yolculuklar acaba gerçekten onları itiraf edebilir miyiz? Zengin manzaralar dudaklarımızda acı bir tat bıraktı. Bizim hapishanemiz sevilen kitaplardan inşa edildi, ancak bizi uykuya salan bütün bu şiddetli korkular yüzünden artık firar edemiyoruz.
 Alışkanlıklarımız, çılgın metresler gibi bize sesleniyor: Kesik kesik kişnemeler bütün bunlar daha ağır sessizlikler hala. Bize söven bu duvar ilanları; onları o kadar sevmiştik ki. Günlerin rengi, sonsuz geceler, acaba sizlerde bizi terk edecek misiniz?

 Bütün yer yüzünün büyük gülümsemesi bize yetmedi: Bize daha büyük çöller gerek, kenar semtleri olmayan bu kentler, ıssız denizler.

 Karem’ in sonuna ilişiyoruz. Çocuk arzularının elleri yumuk uyuduğu tenin kesintisiz şafaklarında bir ağaç gibi ortaya çıkıyor iskeletimiz. Daha dün, tuhafiyecilerin önünden geçerken büyülü ağaç kabuklarının üzerinde kayıyorduk. Şimdi erişkinlik yaşını çağırmanın zamanı olmalı: Bir yandan bakarken, gece inmeden önce, ışıklandırılmış yürek karartıcı bir yerde onu görmediler mi? Kendini onun yoluna adamış veda buluşmaları, yürekleri birer okla delinmiş hayvanların izini son kez sürüyor.
 Mektuplarda bulunan ve ağızlarımıza düşen güzel anlatımların üzerimize yükseklerden sayısız vuruşlarla gelen yüreğimizin diabololarından korkmalarına gerek yok açıkçası.
 Dibinde, kesilmiş ağaç cesetlerinin oturduğu ve ağzından, sağlığa iyi geldiği söylenen kreozot kokusunun çıktığı mavimtrak boğazı aşıyorum platin bir telin ışıltısında.
 Serüvenci bile olmak istemeyenler aynı zamanda açık havada yaşıyorlar; Ateşli imgelerinin kendilerini kapıp götürmesine izin vermiyorlar ve böyle aşağıdan giderlerse, hiç kimse, bazı ilkel kavimleri insanlara alıştıran incik boncukları cürufların içinden çıkarmalarına karşı çıkmaz. Yavaş yavaş farkına varıyorlar, şapkalarını çıkaran ve bir papyonun içinden bir sfenks çalımıyla size sırıtan kadınların ortasında hareketsiz kalmayı bilmek olan güçlerinin. Buz kesmiş sözlerini kağıt paralarla kaplarken şöyle diyorlar: “Taşlasın bizi büyük kuşlar, hiçbir şey kuramayacaklar bizim derinliklerimizde. Moda eşyası gravürleriyle birlikte yer değiştirmeyecekler. Ben gülüyorum, sen gülüyorsun, o gülüyor, biz gülüyoruz, gözyaşları içinde yetiştirerek, işçilerin öldürmek istediği barsak kurdunu.”
 Bir gün, iki büyük kanadın gökyüzünü karartacağını göreceğiz ve her yerden misk kokularının içinde kendimizi boğulmaya bırakmamız yetecek. Bu çan seslerinden ve kendimizden korkmalardan ne kadar bıktık! Gözlerimizin gerçek yıldızları, kafanın çevresinde ne zaman baş kaldıracaksınız? Artık sirklerde cartayı çekmiyorsunuz ve işte o zaman, nasıl eziyor küçümseyerek güneş, ölümsüz karları! İki ya da üç davetli çıkarıyor kaş kolunu. Pul pul işlenmiş likörler onların boğazlarında çok güzel bir gece yaratmadığı zaman bir gaz ocağı yakacaklar. Evrensel rızadan söz etmeyin bize; Vakit, Botot’ hun su kanıtlarında olduğu gibi değil, çok iyi hesap bilen dişli tekerimizi sapladık en sonunda. Vitrin camları çok erkenden tebeşir tozuna dönen gök mağazasını yeniden açılışına katılamadığımıza pişman oluyoruz henüz.
 Bizi hayattan ayıran, kumlu bir bitki gibi amyantı yalayan şu küçük alevden başka bir şey. Bazı uzun şapkalarda bulunan altın elektroskop yapraklarından yükselen şarkıyı da düşünmüyoruz artık hepimiz o şapkadan giydiğimiz halde.
 Tenimize kazılmış pencere yüreğimize açılıyor. Oradan büyük bir göl görüyoruz, öğle üzeri şakayıklar gibi kokulu ve altın parıltılı esmerlik verilmiş kızböcekleri konmaya geliyorlar gölün üstüne.
 Hayvanların birbirine baktığı bu büyük ağaç nedir? Yüzyıllardan beri ona içecek bir şeyler koyuyoruz. Gırtlağı öylesine kuru ki samanın ve külün orda koca ambarları var. Gülüyoruz da, fakat tek dürbün olmadan uzun süre bakmak gerek. Herkes geçebilir, zarif tabloların günahlarımızın asılı olduğu ve külrenginin hakim olduğu o kanlı koridordan.
 Bize sadece ellerimizi ve göğsümüzü açmak kaldı, bu güneşli gün gibi çıplak olmamız için. “Biliyorsun ki bu akşam işleyecek yeşil bir suç var. Hiçbir şey bilmiyorsun, sevgili dostum, şu koca kapıyı aç ve havanın bütünüyle karardığını, güneşin son kez battığını söyle kendine.”

 Tarih iğnelerle, parası pulu olan el işçisinin içine dönüyor ve en parlak oyuncular girişlerine hazırlanıyorlar. Her cinsten bitkiler bunlar, dişiden çok erkek ve sıklıkla her ikisi de kimi kez. Eğrelti otuna dönmeden önce defalarca yuvarlanmaya meyilleri var. İçlerinden en çekicileri şekerden ellerle bizi sakinleştirme zahmetine katlanıyor ve ilkyaz geliyor. Umut etmiyoruz, değişik balık türleriyle birlikte onları yeraltı katmanlarından çekip almayı. Bu yemek bütün masalarda iyi bir etki bırakırdı. Yazık ki artık acıkmıyoruz.

(Türkçesi: Halil Gökhan)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/7/2008 - SARKI

Kategori: siir

Şarkı


allenginsberg.jpg

Allen Ginsberg

ŞARKI

Dünyanın ağırlığı
Aşktır
Yalnızlığın yükü altında

memnuniyetsizliğin
yükü altında

Ağırlık
Taşıdığımız ağırlık
Aşktır

Kim yadsıyabilir?
Düşlerimizde
O bedene dokunur
Düşüncemizde
yapılanır.

bir mucize
düş içinde
kaçışlardan
doğana kadar
insanlığın içine
kalbin dışından bakar
yaşamın yükü için
saflık içinde yanarak.
Aşktır, o
ama taşırız bu ağırlığı
yorulsak bile
dinlenmeliyiz
onun kollarında
en sonunda
dinlenmeliyiz kollarında
aşkın

Aşksız
Rahat yok
Düşsüz
Uyku yok
Aşkla
deli divane ol yada huzurlan
meleklerle senli benli gibi
yada makinalarla
son isteğin
acı olamaz
aşktır o
yadsınamaz
sürdürülemez
eğer yadsınırsa

Yük çok ağırdır

verilmelidir
karşılıksız
düşünce gibi
verilir
herşeyin içindeki mükemmelliğin
aşırılığında

sıcak bedenler
birlikte parlar
karanlığın içinde
bir el hareket eder
etin merkezine doğru
bedenler titrer
mutluluk içinde
ve ruhun çıka gelir
neşeli gözlerinden bir bakışla

Evet,evet
Budur
İstediğim
Hep istediğim
Her zaman istediğim
Geriye dönmek
Doğduğum yere
Vücuduma.

Allen Ginsberg (1926-1997)

Çeviri: Erkut Tokman

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/7/2008 - Sevgili Enver GÖKÇE'nin anısına saygıyla...

Kategori: siir

TÜRKİYEM

Senin emekçin olaydım

şen olası türküsü

dost kokusu, dost selamı Türkiye

                             Ankara / 1945

Enver Gokce

 

YAŞAMI

 

YAPITLARI

Dost Dost İlle Kavga (1973)
Panzerler Üstümüze Kalkarlar (1977)
Eğin Türküleri (1982, DTCF bitirme tezi, ölümünden sonra)
Enver GÖKÇE Yaşamı ve Bütün Şiirleri (1981,ölümünden sonra)

ŞİİRLERİ

39 Harbi
1909 - 1946

Ağıt
Ah Len Ah

And Olsun Şart Olsun

Başlangıç

Bir Alıp Satıcı Gönül
Bir İhtiyar
Bir Kalleş Düzenci Geceden
Bir Milli Kurtuluş Türküsü
Bizim Caddelerimizde de
Böğürtlen Köklerinden ve Yarpuzlardan
Bu Balaban'ın Dünyadan Göçtüğüdür
Cevahir Yürekliler
Dayan Ha Yıkılma

Dost

Dönerdi Türbinler Döner
Fakültenin Önü
Gelmeyen Bahar
Gök Mustafa
Görüş Günü
Göze Göz Dişe Diş
Gözüm Başım Üstüne
Hastir Lan!
İbrahim
İlk Adım

Kardeşlik Acıları
Karlı Kabalaklı Dağ

Keban Dedikleri

Kısrağa Aştı

Kimi Göbek Toplar Kimi Madımak

Kirtim Kirt

Köylülerime

Külli Topraksız ve Horlanmış

Memleketimin Şarkıları

Meri Kekliğim
Mürettip Hasan
Ne Fayda!
Onlar Yoksul Eti Yerler
Oy Beni

Panzerler Üstümüze Kalkar

Rotatifler Grayderler Dozerler

Sağda Gider
Turan Emeksiz
Uy Kirpi Kız Kirpi
Uyan Alim
Vatandaş
Ve de "Gavur İçinde Yesirdiler"
Yarım Şiirler

Yıldız Boklarıdır Üşüşür
Yusuf ile Balaban Destanı

BESTELENEN ŞİİRLERİ

Başlangıç, Ahmet Kaya - Yusuf Yusuf
Fakültenin Önü, Grup Baran - Fakültenin Önü
Hastir Lan!, Ahmet Kaya - Gayri Gider Oldum
Turan Emeksiz, Ahmet Kaya - Katlime Ferman
Meri Kekligim, Ahmet Kaya - Kore Dağları<****** language="JavaScript">

BAĞLAR

www.envergokce.org

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/7/2008 - Vatanki o insanların evidir.........

Kategori: siir
Vatanki o insanların evidir.........

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/7/2008 - Madımak, Latife Tekin ve gözaltılar

Kategori: kose yazarlari



Cehenneme giden her yol küçük adımlarla başlıyor. Eğer bu yanlış adımla hesaplaşmazsanız, yanlış giderek büyüyor ve sizi boğmaya başlıyor.

1993 yılında Türkiye’nin yüz akı olmuş aydınlarını Madımak Oteli’nde yakanlar, katledenler gerektiği gibi cezalandırabilinse, gericilik bu kadar azgınlaşamazdı.

Eğer toplum vicdanı Pir Sultan Abdal’ı anmaya giden 33 masum aydının hesabını sorabilseydi Türkiye bugünkü varlık yokluk kavgasına gelmezdi.

Eğer dönemin “sol” hükümeti Vali’nin sözüne inanarak eli kolu bağlı beklemek yerine, kendilerine “imdat” telefonları açan aydınlara kulak verseydi bu acılar yaşanmazdı.

***

Büyük trajediler hiçbir zaman unutulmaz, hatta yetkililer tarafından özellikle unutturulmaz.

Gelişmiş toplumlar bu konuda çok hassastır. Çünkü o acıyla yüzleşmeniz, hesaplaşmanız, trajedinin tekrarlanmasını önler.

Bizde tam tersine Madımak’ı unutturma çabası var.

Böyle bir trajediyi hiç olmamış sayalım istiyorlar.

Kurbanların anısını yaşatacak bir müze yerine, aynı yerdeki bir et lokantasını savunuyorlar.

Böyle vicdansız, ahlaksız bir sistem olur mu?

***

Yazarlara, muhalif aydınlara tahammülsüzlük bu kez de Latife Tekin örneğinde kendini gösterdi.

Tekin’i susturmak istediler, mikrofonunu kestiler.

Daha sonra da “alkollü” olduğunu ileri sürerek sözüm ona yazarı suçladılar.

Çünkü bunların dilinde bir kadının “alkollü” olması, her türlü hakareti hak ettiği anlamına geliyor.

Utanç verici!

***

Dün Türkiye yeni gözaltılarla sarsıldı, adeta şoka uğradı.

Belli ki hesaplaşma süreci doludizgin gidiyor ve her türlü köprü atılıyor.

Ben gözaltına alınların çoğunu tanımam, bilmem. Ama Mustafa Balbay’ı bilirim. Balbay darbeci değil, darbelerden çok çekmiş bir aydın arkadaşımızdır.

En kısa zamanda serbest bırakılacağından eminim.

Ama Türkiye nereye gidiyor derseniz; hiç iyi bir yere gitmediği belli!

Bu son hamleden bırakın Türkiye’yi, AKP de hiçbir şey kazanamaz. Belli ki panik içinde alınan kararlar bunlar.

Kutuplaşma sertleşiyor.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/6/2008 - Kazım Koyuncu

Kategori: kose yazarlari


21 Haziran 2008

AYDIN İLERİ

25 Haziran 2008

Kazım Koyuncu; Karadeniz’in Yaramaz Çocuğu

Kazım hiçbir şeyi devrim ertelemeyen bir devrimciydi.

Şarkılarla geçti aramızdan. Karadeniz’in hırçın çocuğuydu.

Denizlerin çocuklarından dağların çocuklarına selam taşırdı.

Yaralı bir kuştu o, şarkılarla gitti aramızdan yarım kalan bir aşk gibi…

Pançol gibi büyülü bir coğrafyada doğdu.

Masalsı bir hayat yaşadı…

Çay bahçeleri, fındık dalları, gürgen ağaçları…

Çocukluğunda dinlediği masallardan ve efsanelerden besledi sanatını.

12 Eylül düştü çocukluğuna, göz altılara, tutuklamalara tanık oldu.

Renkli bir çocukluğu seçti kendine, çocukluğunda bolca Teksas-Tommiks okudu…

Müziğe Amcasının Almanya’dan hediye getirdiği gitarla heveslendi.

Amcasın anlamlı hediyesi hayatını değiştirdi.

İlk müzik aleti gitardı ama önce mandolin çalmasını öğrendi…

Hopa’da Mandolin kursuna yazılarak başladı müzik yaşamına…

İlkokulu Pançol’da Yeşilköy ilköğretim okulunda okudu, Ortaokula Hopa’da başladı.

Dağlara tutuldu, “köyde ağaç gibi su gibi hissetti” kendini.

Hopa Lisesinde duvar gazetesi çıkaran ekipte yer aldı.

Okullar arası yapan duvar gazetesi yarışmalarına katıldı, 1989 yılında 6 Edebiyat A sınıfında öğrenciydi.

Hep İstanbul’a gelmek istedi. İstanbul’a gelmek için Üniversiteyi araç olarak kullandı.

17 yaşındaydı hiç vazgeçmeyeceği İstanbul’a yerleştiğinde.

İstanbul’a her yeni gelen insan klasiğini yaşayarak Eminönü’nde Yeni Camii önünde güvercinlerle fotoğraf objektifine poz verdi. İstanbul’la sözlendi o an.

İstanbullu oldu ve bu şehre sevdalandı.

Babadan kalma solculuğu vardı.

İstanbul’a gelirken şair ceketi diktirmeyi arzuladı.

Büyük yalanlara hazırdı…

Kazım’ın İstanbul’a geldiği günlerde İstiklal Caddesi trafiğe açıktı.

Caddeyi otobüsler bölüyordu.

O günlerde yıllar sonra tüm İstiklal’i kendi şarkılarının sarabileceğini tahmin etmemişti.

Hayatında en çok üç şey yapmak istedi.

Birincisi Lise Öğretmeni olmaktı, ikincisi Üniversitede öğretim görevlisi-bilim insanı olmaktı, üçüncüsü müzisyenlikti…

Üçüncü istediğini yaşama geçirdi ve sadece müzik yaptı.

Şiiri çok sevdi ama hiç şiir yazmadı, müzikten vakit bulamadı.

Onun için “dünya’da en önemli değer emekti.” Çünkü “yaşamak demek emek demekti.”

Yaşamı boyunca emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların tarafında oldu.

Hep muhalifti… Yüreği soldan yana atıyordu…

“En önemli sermayenin arkadaşlıklar olduğunu” söyledi.

Sahnesini, müziğini herkesle paylaştı. Söyledi söyletti. Oynadı oynattı. Eğlendi eğlendirdi…

Hep güler yüzlüydü, sanatını hep barıştan yana kullandı. Hiçbir ayrım gözetmedi…

Sempatik ve sıcakkanlı davranışlarıyla kısa zamanda kendini sevdirdi.

Şöhretin basamaklarında hızla ilerledi… Hiç kendinden geçmedi…

İnsana, topluma ve çevreye duyarlıydı.

Savaşa karşı durdu, her zaman barış dedi.

Çevreciydi; Karadeniz sahil yoluna, Çernobil’e, Nükleere, Fırtına Vadisinin yok edilmesine vb. birçok çevre tahribatının karşısında durdu.

Her etkinlikte en öndeydi… Sözünü, müziğini esirgemedi hiç.

Karadeniz müziğini, tulumu, kemençeyi, gitarı, horonu gençlere sevdirerek müziğini toplum için birleştirici bir araç olarak kullandı. O sahnedeyken binlerce insan horona, halaya durdu…

Katıldığı her festivalde, her şenlikte, her konserde insanları bir birine daha çok yakınlaştırdı.

Tunceli’de, Trabzon’da, Antakya’da, Hopa’da, İstanbul’da, Diyarbakır’da aynı müzikle coştu insanları coşturdu. Barışın diliyle söyledi şarkılarını. Tüm notalarda halklar kardeşti…

Megrelce, Lazca, Türkçe söyledi şarkılarını-Türkülerini…

Her seferinde “Lazım, Kürdüm, Türküm, Hemşinliyim…” , “Türkülerin sahipleri tüm insanlardır” dedi.

Müzik bir hareketti onun için. “Yaptığınız müziğin hayatta bir karşılığının olmalı” ilkesiyle yola çıkmıştı.

Üç büyüklere inat Anadolu takımı Trabzon Sporu tuttu.

Trabzon Spor, futbol onun için bir tutkuydu…

Trabzon Spor sevgisi gönlünde, Trabzon Spor Üyelik Kartı hep cüzdanındaydı…

Şarkılar söyledi, marş besteledi Trabzon Spor için…

Karadeniz’de yalnız gezen bir takaydı o…

Rüzgârla konuşur, yağmuru severdi…

Karabataklara dost, hamsilere yoldaştı…

Devrimciydi o Karadeniz’in yaramaz çocuklarındandı…

Hayatla bir sorun yaşadı…

Çernobil onu en verimli zamanında sırtından hançerledi…

“Sanatçı her zaman hayatla bir sorun yaşar” dedi.

Hastalığının en ağır döneminde bile yılmadı.

“Her ne kadar çok istediğim şeyleri yapmakta zorlanıyorsam da pes etmedim. Düşmedim yani… Bir devrimci gibi duruyorum ki zaten devrimci olmakla sanatçı olmak arasında benim için ciddi bir bağlantı var. İkisinin bağlamında yapmak gereken tek şey sahneye çıkmak diye düşünüyorum. Bundan sonra sürekli sahnede olmak ve müziğin tam içinde olmak istiyorum” diyerek gücü tükenene kadar hep üretti…

Sanki hiç gitmemiş gibi…

Birazdan müzik başlayacakmış gibi…

Şimdi horana durulacakmış gibi…

Müzik susalı üç uzun yıl oldu…

Seni çok özlüyoruz Kazım…
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/6/2008 - Fıkra gibi diyologlar

Kategori: mizah


21 Haziran 2008



Fıkra gibi diyologlar
BİLGİSAYAR şirketlerinin müşterileri için 7 gün 24 saat teknik destek sağladığı çağrı merkezlerinde operatör ile bilgisayar kullanıcıları arasında yaşanan diyaloglar fıkraları aratmıyor.

Elektronik posta yoluyla binlerce kişiye ulaşan ‘teknik destek sohbetleri’ okuyanları gülmekten kırıp geçiriyor.

Bilgisayarlarında karşılaştıkları sorunların çözümü için çağrı merkezlerini arayan kullanıcılar, kendilerine yöneltilen sorulara verdikleri ilginç cevaplar ve tepkilerle dikkat çekiyor. İşte her biri fıkra tadında olan diyaloglardan bazıları:

* Teknik Destek: Nasıl bir bilgisayarınız var Ömer bey?
Müşteri: Beyaz

* Teknik Destek: Ekranınızın solundaki ‘Bilgisayarım’ ikonunu tıklar mısınız?
Müşteri: Sizin solunuz mu, benim solum mu?

* Müşteri: Merhaba. Ben Aysu. Bilgisayarımdan çıktı alamıyorum. Her deneyişimde ‘yazıcı bulunamıyor’ diye bir uyarı yazısı çıkıyor. Yazıcıyı kaldırdım ekranın önüne koydum, hala ‘yazıcı bulunamıyor’ diyor.
Teknik Destek: !!!!

* Müşteri: Yazıcımdan renkli çıktı alamıyorum. Bir şeyi eksik mi yapıyorum acaba?
Teknik Destek: Yazıcınız renkli mi?
Müşteri: Aaah, afedersiniz ya...

* Teknik Destek: Şimdi ekranınızın üzerinde ne var hanımefendi?
Müşteri: Eşimin doğum günümde hediye ettiği ayıcık. Niye?

* Teknik Destek: Şifrenizi söylüyorum: küçük c, büyük a, küçük n, 7
Müşteri: 7 büyük mü, küçük mü?

* Teknik Destek: Hangi anti- virüs programını kullanıyorsunuz efendim?
Müşteri: Windows
Teknik Destek: O anti- virüs programı değil efendim.
Müşteri: Afedersiniz, Internet Explorer'dı.

* Teknik Destek: Buyurun efendim?
Müşteri: Eee! İlk defa mail gönderiyorum da...
Teknik Destek: Tamam! Ben size yardım edeyim.
Müşteri: Adresteki ‘a’yı yazdım da, çevresine daireyi nasıl çizeceğim?

* Teknik Destek: Günaydın. Size nasıl yardımcı olabilirim?
Müşteri: Merhaba. Yazıcım çalışmıyor da...
Teknik Destek: Anladım. ‘Başlat’ tuşuna basar mısınız?
Müşteri: Bak dostum! Ben Bill Gates değilim. Bana öyle teknik konuşma!
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

paylasim ve dostlugun bulusma noktasi gununu umuda ayarlayanlarin mekani (YORUMLARINIZI VE ÖNERİLERİNİZİ BEKLİYORUM)) Dün tarihtir. Yarın bulmaca. Bugün hediyedir. unutmayiniz...

Kategoriler

  • atasozleri
  • duyuru
  • fotograf
  • ilginclikler
  • iz birakanlar
  • kitap
  • kose yazarlari
  • misafir yazarlar
  • mizah
  • muzik
  • oyku
  • psikoloji
  • saglik
  • siir
  • sinema
  • siyaset
  • test
  • yazilarim
  • Arkadaşlarım

    salihrocker
    amasyaspor
    psakd
    bilsaymavi
    emekci
    turhal1
    3yurek
    mahnovist
    mertyoldaspinar
    bizbiziz
    demokratikhalkdevrimi
    devrim28
    birmayis
    uygarradikal
    emeginsanati
    seckim